Medya

Payitaht Abdülhamid'e, Prof. Metin Hülagü'den sert eleştiri

Tarihçi Prof. Dr. Metin Hülagü, Sultan 2. Abdülhamid Han dönemini anlatan Payitaht Abdülhamit dizisini yerden yere vurdu.

Sultan 2. Abdühlamid ve dönemi konusunda en saygın isimler arasında bulunan, "Devr-i Hamid. Sultan II. Abdülhamid" adlı 2 bin 244 sayfalık 5 ciltlik eserininin yanı sıra döneme ait çok sayıda kitap ve araştırmaya imza atan Türk Tarih Kurumu (TTK) Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Metin Hülagü, TRT1'in iddialı yapımı "Payitaht Abdülhamid"e sert eleştirilerde bulundu. 

"Dizinin adı bile garip" diyen Prof. Dr. Hülagü "Payitaht Abdülhamid. Yani Başkent Abdülhamid. Ne demekse! Ne anlama geliyorsa, doğrusu anlayamadım" dedi.  

Hikâyenin bütünüyle yanlış olduğunu, olayların gerçekle hiç bir ilgisinin bulunmadığını belirten Prof. Dr. Hülagü konuların birbiriyle karıştırıldığını iddia ederek "Acı, tatsız ve bol sulu limonata gibi… Serinlik yerine sıkıntı veriyor insana" şeklinde yorumda bulundu.

 

Dizideki yanlış kurgu ve anlatımın genç nesle zarar verdiği iddiasında da bulunan Prof Dr. Hülagü "Bana göre bu dizinin genç beyinlerde meydana getirdiği hasar ve verdiği zarar George Doris’in Kızıl Sultan yahut Heykel-i İstibdat’ından hiç de geri değil... Mesuliyet sahiplerince bu çok iyi biline" dedi. 

PAYİTAHT MI? O ŞİMDİ AYAKLAR ALTINDA

Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Metin Hülagü'nün "Payitaht mı? O Şimdi Ayaklar Altında…" başlıklı değerlendirme makalesi  şöyle: 

Payitaht Abdülhamid mi? Tövbe Tövbe…

Bir süredir hem de TRT 1’de yayımlanan bir dizi var. Payitaht Abdülhamid!

Dizinin adı bile garip. Payitaht Abdülhamid. Yani Başkent Abdülhamid. Ne demekse! Ne anlama geliyorsa, doğrusu anlayamadım.

Örneklemeler yaptım kendimce anlayabilmek için:

Başkent Mustafa Kemal… Başkent Churchill… Başkent Wilhelm… Başkent Lenin… Başkent Stalin… Başkent Muhammed bin Selman…

Yine de bir şey anlayamadım… Anlayamıyorum…

Sonunda saçmaladığıma karar verdim. Örneklemeleri bıraktım…

Her ne ise…  Anlamak için daha çok okuyup araştırmamız gerekiyor demek ki… Seviye meselesi… Cehalet ne kötü bir şey… Allah kahretsin…

Diziyi bugüne kadar fazla bir seyretmişliğim olmadı çok şükür. Kanallar arasında sörf yaparken tanışmıştım kendileriyle. İlgi alanım olduğu için ister istemez merak saldım. Bakayım birazcık dedim. Tövbe tövbe… Bu ne maskaralık dedim… Vedalaştım. O gündür bugündür bayramdan bayrama, arada bir uzaktan selamlaşıyoruz… Ne de olsa tanışığız. Buna rağmen beni hafakanlar basıyor. Asabım bozuluyor...

Dizi muhtevası bakımından, eskilerin o çok güzel ifadesiyle:

“Dışarıdan baktım yeşil bir türbe,

İçine girdim estağfurullah tövbe”

kabilinden bir şey bence.

Hikâye bütünüyle yanlış… Olayların gerçekle hiçbir alakası yok… Konular birbiri ile karıştırılmış… Acı, tatsız ve bol sulu limonata gibi… Serinlik yerine sıkıntı veriyor insana.

Zaman mefhumu yanlış… Kişi mevhumu yanlış… Cevap yanlış... Tepki yanlış… Yanlış, yanlış, yanlış…

BÜTÜNÜYLE YANLIŞ

Abdülhamid mi? Ah o zavallı mazlum padişah… Bütünüyle ve büsbütün yanlış… Tiplemesi, giyim tarzı, söylemi, felsefesi, düşüncesi, nezaketi, hareketleri, yürüyüşü… Her şeyi ile yanlış… Hele o arada bir kafa titremesi ve bastonunu yere vurması var ya! Parkinson hastası mıydı diyesim geliyor zavallının ama hayır, değil. O böbreklerinden mustaripti…

Tam bir öfke ve hiddet küpü… İçi kin ve nefret dolu bir halife-i rû-yi zemin… ve padişah efendimiz…

İttihatçılar bile o koca hakana bu dizi kadar zulmedip ruhuna bu derece ıstırap vermemişti.

Tarihle hiçbir alakası olmayan, bütünüyle bugünden hareket ederek dünü ifade etmeye çalışan, ancak tarihimizden ilham alınmıştır denerek gösterilen, yalan, dolan ve hayal üzerine kurulmuş bir kurguyu Abdülhamid diye lanse eden bu dizi maalesef saf ve temiz dimağları çok derinden iğfal etmekte. Adeta Abdülhamid adına Hamidiye Devri linç ediliyor… “Abdülhamid”in özüne ve köküne kibrit suyu döküyor… Yazık, çok yazık.

Üstelik bu dizinin igfâlâtı ve tahribatı TRT1 gibi nezih bir devlet kanalında ve devletin binlerce, on binlerce, yüzbinlerce lirası ile yapılmakta… Yani devlet bir anlamda, bilerek veya bilmeyerek, vatandaşını güzel bir surette eğitmek ve ona güzel bir bilinç kazandırmak yerine onu bu dizi vasıtasıyla dejenerasyona tabi tutmakta…

TORUNLARI DA BU DURUMA DÜPE DÜZ SESSİZ KALMAKTA

Şüphesiz ki işin en kötü yanı, ötelerden ve ötekilerden hakaretamiz sesler yükselince onlar aleyhine bülbül gibi şakıyan, Abdülhamid’in torunları da bu duruma düpe düz sessiz kalmakta… Sağır sultan rolünü oynamakta… İlginç…

Bu yazıyı bunca zamandan sonra niye mi yazdım?

Öfkelendim. Bu kadarı da artık yeter dedim. Vebal altında daha fazla kalmak istemedim…

Geçen gün algı oluşturma noktasında bayağı iptidai olan bu dizi ile, tesadüf bu ya, yine karşılaşıp selamlaştım. Çok garibime giden bir sahnesi ile istemesem de yine göz göze geldim. Derinden bir estağfurullah çektim…

Abdülhamid’in karşısında bir esnaf oturmuş, borçları varmış… Rüyasında güya Hz. Peygamberi görmüşmüş… Git Hamid Efendiye söyle borçları ödesin… gibisinden bir lakırdı…

La havle…

Acaba Fetö’nün Samanyolu’ndaki bir dizisini mi izliyorum diye düşünerek birden tiksinti ile irkildim…

Evladım, ne dedi ne dedi… diye sorup sorup kese kese paralar verdi halife-i rû-yi zemin efendimiz hazretçikleri adamcağıza…

Sahnenin iğrençliğine mi kızsam… Abdülhamid’in düşürüldüğü hale mi yansam… Adamın huzura nasıl çıktığını çözmeye mi çalışsam... O kadar paranın o, banka misali, masanı çekmecelerinde ne işi var… Onu mu anlamaya çalışsam… Beni aptal yerine koyan kurguya mı öfkelensem… Bilemedim. Sadece yazık, çok yazık dedim ve problemi kökünden hallettim. TV’yi kapattım… Nihayet biraz rahat ettim.

GENÇ BEYİNLERDE MEYDANA GETİRDİĞİ HASAR...

Bana göre bu dizinin genç beyinlerde meydana getirdiği hasar ve verdiği zarar George Doris’in Kızıl Sultan yahut Heykel-i İstibdat’ından hiç de geri değil... Mesuliyet sahiplerince bu çok iyi biline.

Madem devletin eliyle, devletin parasıyla tarih severleri, kadim medeniyetine muhabbet besleyenleri iğfal edecektik, o zaman neden “Muhteşem Yüzyıl”a öfkelendik ki… Hiç olmasa ona kamu hesabından ödeme yapılmıyordu…

Böyle bir dizi izletilecekti de o zaman daha düne kadar neden “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” diye kitaplar yazıldı ki!..

Madem hal böyle olacaktı, o zaman neden “Resmi Tarih, Gayr-i Resmi Tarih” diyerek insanların düşüncelerini bulandırıp zihinlerini kamplaştırdık ki!..

O zaman;

"Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın. 
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın"

diyen Tevfik Fikret’e niye kızdık ve küfürler ettik ki!..

Yahut kaleme aldığı ona yönelik kem sözlerinden ötürü Mehmet Akif’e neden öfkelendik ama öfkemizi yutmak zorunda kaldık ki!..

Onu yermek, onu tenkit etmek yahut onu ve dönemini iğfal etmek tek bir kesimin mi hakkı ki!..

Bir yönetmen abimiz bir sohbetinde demişti ki:

“Hocam, sahnede insanları konuştururken temsil ettikleri ismin adına ve sanına yakışmayacak, yakamı tutup hesap sordukları zaman hesabını veremeyeceğim ifadelerle konuşturmamaya özen gösteriyorum. Dirilerle belki bir şekilde helalleşmek mümkündür ama ölülerle asla!”

Ne kadar da doğru söylemişti…

Belki de onun içindir ki “ölülerinizi hayırla yâd ediniz” denmiştir…

ABDÜLHAMİD MEZARINDAN KALKIP GELİVERSE...

Mümkün olsa da Abdülhamid mezarından kalkıp geliverse…

Bre…(gardaşlar)!

Dizide beni başköşeye oturtmuşsunuz ama… Bu dizideki o ben ben değilim. Ben benim. Siz kimsiniz... Benim için nasıl böyle şeyler der, icat edersiniz… Benden ne istersiniz… dese, ilgilisinin yakasına yapışıp yapılanların hesabın sorsa acaba kendisine bihakkın hesap verilebilir mi ki!

Heyhat!

Hakikaten çok takdir ettiğim ve hayat felsefemin bir unsuru haline getirmeye özen gösterdiğim şöyle bir Arap atasözü vardır:

“Diyene değil, ne dendiğine bak.”